Salı, Ağustos 14

"we are glad if we are happy"

ne güzel adamsın endre tót.
-fotoğraflara rahatça bakabilmeniz için en üsttekine tıklayıp, sağa doğru ilerlemeniz öneridir. yine de siz bilirsiniz.-
-i'm glad if i can share-


























                                      








Cuma, Ağustos 10



18
"yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun."

"bir şeyler kırılıyordu. bir şeyler kırıldı. kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini gösteriyor."

32
 "işte bu yüzden ağaç senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor, ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu kuşku götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insan karşısında da öyle. oysa bir ağaçla hiçbir zaman diyaloğa girmezsin. bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen tanrı olmanı isteyecektir. oysa ağaç senden bir şey istemez. köpeklerin tanrısı, kedilerin tanrısı, yoksulların tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
 

insanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? ne diye kendinden nefret edesin ki? keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp atılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayaküstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz var oluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet."

"en yüksek tepelerin doruğuna ne diye tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de, yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü?"




39
"artık hiçbir şey istememek. bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek. avare dolaşmak, uyumak."

78
"mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; direşken ve sabırlı, incecik, zorlu mutsuzluk, tavandaki çatlakları, çatlak aynadaki yüzünün kırışıklarını, dizilmiş oyun kağıtlarını ele geçirip sahanlıktaki musluktan damlayan suyun içine girdi."

79
"konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu."



100
"dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine. ayağını dibe kuvvetle çarparak su yüzüne çıkan dalgıcın aşırı güzel imgesi, gerektiğinde kendine, düşen kişinin her türlü saygıya hak kazandığını hatırlatman içindir: tann'nın bağışlayıcılığı, yiyecek bahşettiği yeryüzü ve gökyüzü sakinlerine ulaştığı gibi, ona da ulaşır. günahkâr adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günâhlarının bağışlanması için yaratılmışlardır."

101
"yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedin. bu bir aldatmacaydı, gözalıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı. yalnızdın, hepsi bu, ve kendini korumak istiyordun; dünyayla senin arandaki köprüler sonsuza dek atılsın istiyordun."

102
"birbiri ardına sıralanan her gün, gülünç çabalarındaki ikiyüzlülüğü ortaya sermekten, sabrını aşındırmaktan başka işe yaramadı. zamanın tamamen durması gerekirdi, ne var ki hiç kimse zamana karşı savaşacak kadar güçlü değil."

"zamanı unutur gibi yapabildin. geceleri yürüyüp, gündüz uyuyabildin: ama hiçbir zaman onu tamamen aldatamadın."

"dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. kayıtsızlık seni farklı kılmadı.

ölmedin. delirmedin."



103
"yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, her şey yeniden başlıyor. her şey başlıyor, her şey devam ediyor."