Pazartesi, Aralık 17

bir dilim kızarmış ekmek


"aşırı ilgi duymadığımız kişileri baştan çıkarırken daha çok özgüven duymamız ve daha kolay başarmamız aşkın ironilerinden biridir; arzu yoğunlaştıkça  kayıtsız görünmek gibi oyunları oynayamaz oluruz, ne kadar çok ilgi duyuyorsak, karşımızdaki kişide bulduğumuz mükemmeliyet o denli bir aşağılık duygusuna neden olur." 
35

"söylediğim yalan kaçınılmaz olduğu kadar utanç vericiydi de ama iki tür yalan arasındaki ayrımı fark etmeme yol açtı - kaçmak için yalan söylemek ile sevilmek için yalan söylemek." 
43

"katıksız sevgiyle birine bakıp onunla cennette birlikte olmanın verebileceği zevki düşlerken, önemli bir tehlikeyi gözden kaçırmamız olası: sevgimize karşılık verdiğinde, ona duyduğumuz ilginin ne kadar çabuk söneceği. ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için aşık oluruz."
55

"en kolay aşık olduğumuz kişilerin, yüzünden ya da sesinden okuyabildiklerimiz dışında pek bir şey ele vermeyenler olduğu belki de doğru. insanlar, fantezilerimizde istenen her şekle girerler."



"sevgiliyi daha yakından tanımanın yol açabileceği hayal kırıklıkları, insanın zihninde muhteşem bir senfoni besteleyip, sonra onu bir orkestranın seslendirmesine benzer. düşündüğümüz şeylerin hayata geçirilmesi hoşumuza gider ama kimi küçük ayrıntıların yerinde olmadığına yine de hayıflanırız."
72

"tıp tarihinde kendini sahanda yumurta sanan bir adamın öyküsü vardır. bu düşüncenin ne zaman belirdiğini kimse tam olarak bilmiyordu ama adam "kendini döker" ve "sarısını ortalığa bırakır" korkusuyla herhangi bir yere oturmayı reddediyordu. doktorlar adamın korkularını azaltmak için sakinleştiriciler ve çeşitli ilaçlar denemişlerdi ama hiçbiri işe yaramıyordu. sonunda biri delirmiş hastanın düşünce tarzını kavramaya çalışıp, bundan sonra yanında hep bir dilim kızarmış ekmek taşıması gerektiğini, bu kızarmış ekmeği istediği koltuğun üzerine koyabileceğini ve böylece dökülmekten kurtulabileceğini söylemişti. o günden sonra adam kızarmış ekmeği yanından hiç eksik etmemiş ve öyle ya da böyle daha normal bir varoluş sürdürmeyi başarmıştı."
115

"akıl onda ne buluyorsun? diye sorar aynaya: yürek ise, onda ne bulmayı istiyorsun? diye sorar.
133

"yaşamım boyunca taşıdığım bir ismim var - altı yaşındayken bir fotoğrafta gördüğüm "ben" ile belki altmış yaşımdayken bir fotoğrafta göreceğim "ben" aynı harflerle yazılıyor oysa zaman beni bu arada tanınmaz hale getiriyor. ağaca ağaç diyorum ama o ağaç yıl içinde çeşitli değişimlere uğruyor. o ağacı her mevsim yeniden adlandırmanın yaratacağı karmaşayı engellemek için süreğen olanın üzerine temelleniyor dil ve ağacın bi mevsim yapraklı, bir mevsim çıplak oluşunu göz ardı ediyor."
140

"duygusal insanların yaşamı zamanın başdöndürücü devrimleri etrafında geliştiği için farkılıdır, ne istedikleri o kadar çabuk değişir ki kim oldukları da sürekli bir soru işaretidir."
149

"aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa, bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır." 
153

"ne olduğu değil, ne olacaksa hemen olması önemliydi, böylece geriye dönüp yaralarımı sarabiliyor ya da neşeli bir anı zihnimde yeniden canlandırabiliyordum."
157

"ama yine bir şey bozuyordu o anı, gecenin tarihe dönüşmesini bekleyemeyecek kadar sabırsız oluşum..."
158



"bana yüzüm yerine beynimle ilgili iltifatta bulunmanı yeğlerim, ama ille de yüzümle ilgili bir iltifatta bulunacaksan o zaman (motor ve kas güdümlü) gülüşümle ilgili bir yorum yap, (statik ve dokusal temelli) burnumla değil."
165

" "insan düşünerek sorunları yoktan var edebilir," demişti chloe bana. keşfedeceklerimin korkusuyla düşünmeye bile cesaret edemiyordum. düşünme özgürlüğü, yolumuza çıkacak şeytanlarla karşılaşmaya cesaret edebilmektir."
166

"oysa kıskandırmak önemli bir faktöre bağlıdır; hedef kitlenin umurunda olup olmaması."
176

"... çareyi bardan bir içki almaya yönelmekte bulan izleyiciler gibi olacaktık, hissedecektik ama dokunamayacaktık."
184

"... yine arzularımla bir başıma kalmıştım işte, korunaksız, haksız, yasaları da aşan isteklerimde son derece de açık: sev beni! ve neden? neden olacak, o her zamanki önemsiz nedenden: çünkü ben seni seviyorum."
190

"... sonunda buna psikanalizde tekerrür takıntısı dendiğini öğrendim:
... bilinçaltından kaynaklanan, engel olunamaz bir süreç. davranışlarının sonucu olarak özne kendisini bile bile belli üzücü durumlara düşürür ve böyle eski bir deneyimi tekrarlar, ama kendisi bu prototipin farkında değildir; aksine, durumun bütünüyle o anın koşulları nedeniyle oluştuğuna vargücüyle inanır."
197



"... farkı oyuncular vardı ama aynı öyküydü sonuçta, chloe, bir zamanlar bir başkasının oynadığı role bürünmüştü. neden onu seçmiştim ki zaten? gülüşü ya da zekasının parıltılarından olmasa gerek. bilinçaltım, yani bu içsel dramın oyuncularını belirleyen yönetmen, onun bu anne/çocuk senaryosundaki rolü doldurabilecek uygun karakter olduğunda karar kılmıştı, sahneyi can alıcı bir anda gerekeli tahribatla terk ederek oyun yazarını zor durumda bırakmayacak bir oyuncu aranıyordu çünkü."
198

"intiharın zevki organizmayı öldürmek gibi korkunç işte değildi ki, başkalarının o ölüme gösterecekleri tepkiyi izleyebilmekti. kendimi öldürmek, küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmak anlamına gelecekti: yok oluşumun melodramını izleyemeyecek kadar ölü olacaktım."
204

"psikologlara göre, sürpriz, beklenmeyene gösterilen tepkidir; ben her şeyi bekler olduğum için hiç şaşırmaz olmuştum."
206

"... bir sorunu görmekle çözmek arasındaki fark, başkalarına akıl vermekle akıllı davranabilmek arasındaki fark gibidir. akıllı olmak başka, aklını kullanabilmek başka, aşktan aklını yitirebileceğini bilmek kimseyi bu hastalıktan kurtarmıyor."
222



kitap: aşk üzerine -essays on love-, alain de botton

film: çılgın pierrot -pierrot le fou-, jean luc godard

umarım hepimiz kendi bir dilim kızarmış ekmeğimizi buluruz.
sevgiler.

Salı, Ağustos 14

"we are glad if we are happy"

ne güzel adamsın endre tót.
-fotoğraflara rahatça bakabilmeniz için en üsttekine tıklayıp, sağa doğru ilerlemeniz öneridir. yine de siz bilirsiniz.-
-i'm glad if i can share-


























                                      








Cuma, Ağustos 10



18
"yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun."

"bir şeyler kırılıyordu. bir şeyler kırıldı. kendini -nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini gösteriyor."

32
 "işte bu yüzden ağaç senin gözünü kamaştırıyor, seni şaşırtıyor, ya da dinlendiriyor; ağaç kabuğunun ve dalların, yaprakların bu kuşku götürmez, kuşkulanılmaz gerçekliği yüzünden. hiçbir zaman bir köpekle birlikte dolaşmaman da bu yüzden belki, çünkü köpek sana bakar, yalvarır, seninle konuşur. minnetten yaşarmış gözleri, dayak yemiş köpek havaları, sevinçli köpek zıplayışları, ona, o aşağılık evcil hayvan statüsünü vermen için seni durmadan zorlar. bir köpek karşısında yansız kalamazsın, bir insan karşısında da öyle. oysa bir ağaçla hiçbir zaman diyaloğa girmezsin. bir köpekle karşı karşıya yaşayamazsın, çünkü köpek, her an, senden onu yaşatmanı, beslemeni, okşamanı, ona uygun bir insan olmanı, efendisi olmanı, onu anında yere yatıracak o köpek ismini gürleyen tanrı olmanı isteyecektir. oysa ağaç senden bir şey istemez. köpeklerin tanrısı, kedilerin tanrısı, yoksulların tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olmayacaksın. kendin de bir ağaç olmayı istemekten başka bir şey yapamayacaksın.
 

insanlardan nefret ettiğin anlamına gelmez bu, ne diye onlardan nefret edesin ki? ne diye kendinden nefret edesin ki? keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp atılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! karşı karşıya getirilebilen başparmaklara, iki ayaküstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne fazla ağır bir bedel bu. yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, coşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi, senin değersiz var oluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet."

"en yüksek tepelerin doruğuna ne diye tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de, yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü?"




39
"artık hiçbir şey istememek. bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek. avare dolaşmak, uyumak."

78
"mutsuzluk üzerine atılmadı, üstüne çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; direşken ve sabırlı, incecik, zorlu mutsuzluk, tavandaki çatlakları, çatlak aynadaki yüzünün kırışıklarını, dizilmiş oyun kağıtlarını ele geçirip sahanlıktaki musluktan damlayan suyun içine girdi."

79
"konuşmaktan vazgeçtin ve sana cevap veren tek şey sessizlik oldu."



100
"dibe ulaşmak, hiçbir anlam taşımaz. ne umutsuzluğun dibine, ne nefretin dibine, ne alkole bağlı düşüşün, ne de kibirli yalnızlığın dibine. ayağını dibe kuvvetle çarparak su yüzüne çıkan dalgıcın aşırı güzel imgesi, gerektiğinde kendine, düşen kişinin her türlü saygıya hak kazandığını hatırlatman içindir: tann'nın bağışlayıcılığı, yiyecek bahşettiği yeryüzü ve gökyüzü sakinlerine ulaştığı gibi, ona da ulaşır. günahkâr adamlar tıpkı balıkadamlar gibi, günâhlarının bağışlanması için yaratılmışlardır."

101
"yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedin. bu bir aldatmacaydı, gözalıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı. yalnızdın, hepsi bu, ve kendini korumak istiyordun; dünyayla senin arandaki köprüler sonsuza dek atılsın istiyordun."

102
"birbiri ardına sıralanan her gün, gülünç çabalarındaki ikiyüzlülüğü ortaya sermekten, sabrını aşındırmaktan başka işe yaramadı. zamanın tamamen durması gerekirdi, ne var ki hiç kimse zamana karşı savaşacak kadar güçlü değil."

"zamanı unutur gibi yapabildin. geceleri yürüyüp, gündüz uyuyabildin: ama hiçbir zaman onu tamamen aldatamadın."

"dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. kayıtsızlık seni farklı kılmadı.

ölmedin. delirmedin."



103
"yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, her şey yeniden başlıyor. her şey başlıyor, her şey devam ediyor."